KÜRESELLEŞME Mİ YOKSA EMPERYALİZMİN YENİ YÜZÜ MÜ? (II.BÖLÜM)

Önceki yazımızda küreselleşmenin ne olduğuyla ilgili görüşlerimize yer vermiştik; konunun kapsamı gereği belli alt başlıklar altında kapsamlı incelememizde fayda vardır. Bu yazımızda küreselleşmenin insani ve milli yapıdaki yerine değinilecektir:
Küreselleşme ve Çelişkileri
Üretim, tüketim ve bölüşümün serbestçe dolaştığı sınırların olmadığı, her türlü farklı küçük grupların, alt kültürlerin, etnik grupların nefes aldığı, düşünce zihniyetinin hür bir ortamda geliştiği, özelde bireylerin genelde toplumların kendisiyle, çevresiyle barışık olduğu ideal dünya düzeni hedeflenmektedir. Homojen bir toplum adeta tasarlanıyor gibi geliyor. (Sınıfsız toplum olan Thomas More’ nin ütopyası gibi). İlk bakışta çok güzel, herkesin arzuladığı pembe bir dünya olarak görünüyor. Oysa madalyonun öbür yüzü hiçte öyle değildir! İnsanların birbirinin kurdu haline geldiği adeta doğal hayatın kurallarının sosyal hayat içerisinde geçerli olduğu, acımasız ve çelişkiler yumağı bir dünya ile insanlık karşı karşıyadır. Ekonomi, hukuk, siyaset, ahlak vs. bütün kurumlar için geçerli kural "güç"tür. Gücün adalet ile eş anlamlı kullanıldığı bir gerçekler dünyası karşımızdadır.
Küreselleşme ve İnsan
Küreselleşme; emperyal şirketlere hizmet ettiği için insan merkezli değildir. Bu durumda kazanma arzusu ile insan hakları arasındaki dengeyi nasıl sağlayacaktır? Günümüzde bunun birçok örneği vardır. Sovyetlerin dağılmasından sonra Kafkaslardaki trajedi, Yugoslavya’nın dağılmasından sonraki soykırımlar, Afganistan, Irak, Arap baharı ve Doğu Türkistan zulmü daha birçok örnek verebiliriz. İnsan merkezli bir dünya görüşü gibi görünüyorsa da durum hiçte öyle olmadığını gösteriyor. İnsanlığa üretimin hakkaniyet ölçüsünde bölüşüldüğü dünya sunulurken, Afrika insanlık tarihinin en acımasız açlık ve sefaleti ile karşı karşıyadır. Bu durumun müsebbibi küresel dünyayı sunan sömürgeci güçlerdir. Afrika da adeta açlıkla boğuşan milletlerin yok oluşunu küreselleşme havarisi kesilenlerin seyretmesi çok düşündürücüdür. İnsan hakları maskesini takanların bu ölümler karşısında sesiz kalması, insan odaklı bir dünyadan ziyade her türlü değeri hiçe sayan kazanma güdüsünden başka bir şeyle ifade edilemez.
Sermaye ve insan ikileminde bütün tercihler sermaye lehine yapılmaktadır. Son çatışmalara baktığımızda (ne Irak’taki ne de Afganistan’daki çatışma) hiç birinin insan haklarından, özgürlüklerden kaynaklanan savaşlar olmadığını göreceğiz. Bu savaşlar, acımasız kapitalizmin kazanma güdüsünden başka bir şey değildir; hepsinde sömürgeci güçlerin uzun vadeli çıkarları söz konusudur. Oysa bütün sistemlerin amacı insan mutluluğudur. İnsanlara sunulan bu sömürü sisteminde insan bir araç olmaktan kurtulamıyor; insanı, yaratılmışların en şereflisi olarak gören bir medeniyetin mensupları, ne yazık ki ulaştıkları refahın kaynağında bile sömürünün olduğu Batıyı model almaktan vazgeçemiyorlar.
Küreselleşme ve Sınırlar
Küreselleşmeyle birlikte sınırların kalkacağı dünyanın adeta bir köy haline geleceği söylenmektedir. Bu iddia da kocaman bir yalandır. Devletlerin içinde küçük devletçikler oluşturulmakta, her kurulan devlet yeni bir sınır ve kapalı bir toplum
yapısını da beraberinde getirmektedir. Bu da homojen dünya anlayışı ile çelişmektedir. Burada amaç insan hakları ya da daha üstün değerler için değil toplumları parçalara bölerek müstemleke haline getirme çabası yatmaktadır. Eski taktik “parçala, böl ve yut” … Aslında sınırlar kalkmıyor, sınırlar çoğaltılarak esnekleştiriliyor. Toplumlara nüfuz edebilmenin yollarından biri de sınırlardaki kontrolün olmaması, en azından gevşetilmesidir.
Son yıllarda dünyadaki gelişmelere baktığımızda sürekli yeni devletlerin ortaya çıkması yerel kültürlere ağırlık verilerek toplumların bilinçli olarak ayrıştırılması küresel hastalığın çelişkilerinden sadece biridir. Avrupa birliği kendi içinde bütünlüğe doğru gitme çabası içindeyken Türkiye gibi devletlere Kopenhag kriterlerini dayatması bu çelişkilerden bir tanesidir. Batı dünyası kendi içindeki farklı grupları asimile etmeye çalışırken bizim gibi toplumları parçalara bölmesi sömürgeci zihniyetini göstermektedir.
Küreselleşme ve Milli Devletler
Küreselleşme modası, milli devletlerin ortadan kaldırılma çabasının başka bir şeklidir. Milli devletler birçok yetkisini sömürgeci güçlere devreder; hukuktan ekonomiye, kültürden toplumsal değişmeye kadar hiçbir yetki devletin kontrolünde değildir. Küresel şirketlere tanınan ayrıcalıklar adeta kapitülasyonları çağrıştırır. “Egemenlik, kayıtsız şartsız sömürgeci güçlerindir” olduğunda seçimler, milli irade gibi kavramlar içi boş, anlamsız sözcüklere döner. Aslında küreselleşmenin bayraktarlığını yapanlar Şanghay İşbirliği Örgütü AB, NAFTA ve APEC gibi kurdukları bölgesel bloklarla ne kadar samimi olduklarını gösteriyorlar!
Miletlerin küçük etnisitelere ayrılması düzeni değil kargaşayı getirir. (herhalde Birleşmiş Milletlerde devlet sayısı her sene düzinelerce artar.) Bir başka önemli sorun, bu problemler genelde Batıda değil Doğu toplumlarında özellikle ön plana çıkarılıyor olmasıdır. Aynı olaylara farklı yaklaşımın sömürgeci güçlerin küreselleşmeden amaçları ideal düzen değil, çıkarları adına ne kadar çifte standart uyguladıklarını gösteriyor. Küreselleşme akımını savunacaksınız; sınırların, gümrüklerin kalması gerektiğini ileri süreceksiniz; Avrupa Birliği kapısındaki Türkiye’ye serbest dolaşım hakkını vermeyeceksiniz!
Küreselleşmenin amaçlarından biri de devletlerin dışındaki organizasyonları güçlendirmektir(Sivil toplum örgütleri gibi). Bütün gelişmekte olan ülkelerdeki bu örgütlere baktığımızda çoğu da Batı kaynaklı ya da Batının finanse ettiği örgütler olarak karşımıza çıkmaktadır. Sömürgeci güçler kendi isteklerini bu sözde yerli ama dış kaynaklı sivil toplum örgütleri vasıtasıyla gerçekleştirmektedirler. Biraz da Antik Çağ site devletlerini andıran bir yaklaşımda yok değil; sermayenin, kültürün, ticaretin rahat hareket edebilmesi için küçük, zayıf ve tam teşekkül edememiş devletçikler bu sömürü dünyasının idealleridir.
Küreselleşme ve Düzen
Düzenin yerini kargaşaya bıraktığı toplumlarda meşru olmayan her türlü hareket sıradan davranışlara dönüşür. Afganistan ve Irakta diktatör olan yönetimlere bile rahmet okutan o kargaşa ortamı milyonların ölümüne, tecavüze uğramasına, sakat kalmasına ve yurdundan olmasına neden olmuştur.
Bireylerin refahını amaçlayan bu akım aslında toplumda sarsıntılar meydana getirmektedir. En büyük toplumsal organizasyon olan devleti devre dışı bırakmakla
kargaşayı hayat tarzı haline getirmektedir. Dünyayı bütünleştirme iddiasının tam tersi bırakın dünyayı, milletleri küçük etnisitelere bölerek insanları birbirine düşürme ve iptidai kabileciği teşvik etmektedir. Kazanma iştahı uğruna insanlara kan ve gözyaşından başka hiçbir şey vaat etmemektedir. Sovyetlerin çökmesiyle doğu toplumların çoğunda kargaşa hâkim olmaya başladı, bu durumu destekleyen ülkeler nedense hep Batılı sömürgeci güçlerdi.
