KÜRESELLEŞME Mİ YOKSA EMPERYALİZMİN YENİ YÜZÜ MÜ? (III.BÖLÜM)

03.04.2016 10:40

Önceki yazılarımızda küreselleşmenin ne olduğu ve insani, milli yapıdaki yerine yer vermiştik; bu yazımızda ise küreselleşmenin milli kültür ve kapsamındaki unsurları üzerinde durulacaktır: 


Milli Semboller ve Küreselleşme 


Makyavelci bir anlayışla kazanmadan başka hiçbir değeri kabullenmeyen bu yeni akım, kendisini frenleyecek her şeye savaş açar. Özellikle aidiyet duygusunu kazandıran birlikteliği ifade eden semboller en büyük düşmanıdır. Toplumlarda, bayrak, marş yine milletlerin tarihinde önemli yer tutan mitlerde bundan nasibini alır. İlköğretim okullarında okutulan andımıza karşı çıkmalar, toplumun ekseriyetini kabulü olan kavramlar (Atatürk, Ergenekon, Bozkurt, Turan gibi) anlamsızlaştırılır. Bu anlayışa sahip insanları hamasi duygular besleme, hayalci ve değişime karşı çıkan statükocular olarak ilan ederler. Çünkü bu semboller milletlerin tarih sahnesinde varlıklarını devam ettirebilmesinin olmazsa olmazlarıdır. Son dönemde Türkiye’de en çok saldırıya uğrayan anlamsızlaştırılan hatta öcü gibi gösterilen kişilerden ziyade bu kavramlardır. Bu kavramlar aynı zamanda toplumun direnç kaleleridir. Bu kaleler yıkılmadan hedeflerine ulaşamayacaklarını çok iyi bilirler. 

Sembolleri sıradan işaretler olarak görmemek lazımdır. Onlara yüklenilen anlamlar toplumların tarihleriyle adeta özdeştir. Toplumlarda birleştirici, bütünleştirici moral ve motivasyon yönünden dinamizm kazandırma özelliğini gösterirler. Bu kavramlara karşı çok yönlü saldırının nedeni de budur. 


Küreselleşme ve Milli kültür 


Kültürün birçok tanımı yapılmıştır. En basit anlaşılır ve herkesin kabulleneceği bir tanımı yapacak olursak ” Toplumları hayat tarzı ya da bir toplumu diğer toplumlardan ayıran maddi ve manevi değerlerinin toplamına denir ’’ diyebiliriz. Oysa küreselleşme denilen anlayış aynı zamanda kültürlere de savaş açmıştır. Milli değerler yerini evrensel değerlere bırakmaktadır. Gerçi evrensel değerlerden sömürgecilerin anladıkları kendi kültürleridir. Ünlü sosyologumuz Ziya Gökalp ”Türk milletindenim, İslam ümmetindenim ve Muasır medeniyettenim’’ diyerek bu ayırımı yıllar önce çok veciz bir şekilde ifade etmişti. Maddi ve manevi bütün değerler sıradanlaştırılarak milletleri sömürgeci kültürün bir parçasına dönüştürmeyi amaçlamaktadırlar. Vatan, devlet, marş, şehit, gelenek, aile, hukuk ve ahlak kuralları bu anlayışın hedefindeki yok edilmesi gereken engellerdir. 

Türkiye de dikkatimizi çeken önemli husus; muhafazakâr olarak geçinenlerin bile bilerek ya da bilmeyerek milli kültür konusunda sömürgeci güçlerle işbirliğine girmeleridir. Bu anlayıştakilerin muhafazakârlık yâda dindarlıktan ne anladıklarını sorgulamak gerekir. Herhalde İslam’ ın evrensel boyutu ile liberalizmin evrenselliğini bütünleştirmeye çalışıyorlar. Savundukları değerlerin Türk kültürü olmadığı da kesindir. 


Küreselleşme ve Âdem-i Merkeziyetçi Anlayış 


Küreselleşmenin çelişkilerinden biri de hem bütünlük oluşturmayı amaçlaması hem de toplumları parçalara bölerek yerel dediğimiz alt kültürleri milli kültürlere rakip yapmasıdır. İddiaları herkese özgürlük, kendini ifade edebilme olarak açıklanmaktadır. Oysa devasa sömürgeci güce karşı milli kültürler kendilerini koruyamazken alt kültürlerin şansı nasıl olur? Hedeflerine ulaşabilmek için bizim gibi toplumların en hassas ve zayıf noktasını yakalayıp oradan vuracaktırlar. İslam coğrafyasında bu kadar savaş ve gözyaşı varken (Çeçenistan, Karabağ, Eritre, Filistin, Keşmir, Doğu Türkistan) bunlarla ilgilenmeyen Batı nedense Peşmergeler ve Türkiye’deki bölücülere kucak açıyor. Bundan da anlaşılıyor ki küreselcilerin alt kültürlerle bir derdi yoktur. Onların tek derdi, bir toplumu nasıl bölebiliriz? Bu konularda hayli yol aldıkları da üzücü bir gerçektir. 


Küreselleşme ve Aile 

Aile bir toplumun en küçük yapı birimidir. Kültürü kuşaktan kuşağa aktaran, bireyin sosyalleşmesini sağlayan ve güven duygusunu geliştiren en önemli kurumlardan biridir. Ruh sağlığı yerinde, kendisiyle barışık, problemlerine akılcı çözümler üretebilen bireyler ancak aile içinde yetişebilir. 

Küreselleşme aile bağlarını zayıflatmakla işe başlar. Küresel sermayenin reklamından, kitle iletişim araçlarına, hitap şekillerinden giyim kuşam tarzlarına aile içi ilişkilere kadar kendi kurallarını dikte ettirmeye çalışır. Aile, bu yeni dünya anlayışında bireyi sosyalleştiren güven veren bir kurum olmaktan çıkarılarak etkisizleştirilmiştir. Bireylerin; tüketici ve gündelik arzular peşinde koşan neden ve niçinler sorgulamayan yığın olarak yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. 

Ebeveynler ne kadar gayret sarf etseler de sonucu değiştiremezler. İdeal insan tipini belirleyecek olan aileler değil, sermaye sahipleri olacaktır. Bu anlayış önümüzdeki dönemlerde çocuklarda psikolojik travmalara da neden olabilir. Milli kültüre uyum sağlama ile ne olduğu belli olmayan kültür arasında bocalama gibi birçok psikolojik kaynaklı rahatsızlıkların ortaya çıkması muhtemeldir. Bu tür ortamlar bireylerde kişilik çözülmelerini de beraberinde getirir. 

Sınırların kalkması, devletlerin kendi insan modelini belirmeyi de imkânsız kılmıştır. Her şey sermaye sahiplerinin insafına bırakılmıştır. 


Küreselleşme ve Çevre : 

Çevre denildiği zaman canlı-cansız bütün var olanların oluşturduğu bütünden bahsediyoruz. Çevre bilinci kültürümüzde zaten var olan hassas noktalarımızdandır. Ancak her konuda olduğu gibi kültürden kopma bizi çevreye karşıda duyarsızlaştırmıştır. Hâlbuki çevreyle ilgili atasözleri, şairlerin, devlet adamlarının sözleri ve dinimizin tavsiyelerini saymakla bitiremeyiz. Bir kaçını verecek olursak; 


“Kıyamet kopmak üzere bile olsa elinde bir fidan varsa bu fidanı diklemezlik etme.” 

"Bir ağaç dikersen, onun meyvelerinden her yiyen, sana sevap kazandıracak, gölgesinde oturan sana sevap kazandıracak, hatta onun tohumunu, meyvesini yiyen kuşlar bile sana sevap kazandıracak." 

“ Sağlıklı yaşam sağlıklı çevre ile olur” 

“ Yaş kesen baş keser” diyen bir medeniyetin mensuplarıyız. 

Günümüzde gelişmiş toplumlar sömürü mantığından kurtulamadıkları ya da tek kuralları kâr olduğu için çevreyi hoyratça kullanmışlardır. Bu anlayışları ne yazık ki devam etmektedir. Afrika’ da ortaya çıkan açlık, sefalet ve kuraklık bu güçlerin 

yıllarca çevreye verdikleri zararların sonuçlarıdır. Sonuç itibariyle kendisi ve çevresiyle barışık olmayan, insanı ve doğayı bir "meta" olarak gören sistemler, ne çevreye ne de insana huzur verir. Gerçi Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde Anadolu’nun nasıl bir orman cenneti olduğu anlatılır. Burada bizim de iyi bir sınav vermediğimiz de ortadadır.