MEDENİYETİMİZİN SERÜVENİ (İKİNCİ BÖLÜM )

Medeniyet kavramı ve bizi ilgilendiren kısmıyla İslam medeniyetindeki gerileme sebeplerine geçen yazımızda değinmeye başlamıştık; konunun kapsamı gereği eksiklerinin nereden kaynaklandığı hakkında birkaç noktaya daha dikkat çekmemiz gerekir:
Türkler arasındaki fütuhat geleneği İslam medeniyetindeki gerilemenin sebeplerinden biri sayılabilir. Bu anlayış, bilim ve felsefeyi teşvikten ziyade “ordu millet” kültürünü öne plana çıkarmıştır. Bu dönemde ideal insan tipi, en iyi ata binen ve kılıç kuşanan olarak topluma sunulmuştur. (Kara Murat, Malkoçoğlu gibi.) İdeal insan araştıran, sorgulayan değil hükmeden insan olmaya ya da böyle sunulmaya başlar.
Maddeler halinde vermeye çalıştığımız tüm etkenlerin yanında belki de en baskını dildir. Bu durum, dilin bağlayıcılığı ve kurumlar arasındaki işlevselliği ile açıklanabilir. Bir ülkenin, medeniyetin gelişmesi, dilinin gelişmesiyle daima doğru orantılı olmuştur. Ünlü bir düşünüre “Eğer bir ülkenin yönetimine geçseydin, onu dünya hakimi yapmak için ilk ne yapardın?” diye sorulur. Verilen cevap önemlidir: “Önce dilini düzeltirim”!..
Dilin bu derece önemli olduğunu algıladıktan sonra XIII. yüzyıldan itibaren kendimize baktığımızda “edebiyat dili Farsça, bilim dili Arapça, köylünün konuştuğu dil Türkçe” durumunu tespit ediyoruz. Kaşgarlı Mahmut, Türk dilinin zenginliğini ispatlamaya çalışırken aynı dönemde biz Konya’da Mesnevi’yi Farsça yazıyoruz. Bir İstanbul beyefendisine Türk demek hakaret kabul ediliyor. Dolayısıyla diğer alanlarda olduğu gibi dil alanında da iyi bir sınav veremiyoruz.
İslam medeniyetindeki problemlerini bu başlıklar altında tespit ettikten sonra şöyle bir gerçeği de unutmamalıyız: Batı medeniyetine yapılan etki. Antik çağ kültürünün İslam medeniyetindeki etkisinin benzerini Batı üzerine bu sefer İslam medeniyeti yapacaktır. Bu hususta günümüzün Batı medeniyeti bu noktaya gelmişse İslam medeniyetine borçludur desek abartmış olmayız.
İslam medeniyetinin Kıta Avrupa’sını etkilemesi, Reform ve Rönesans’a dayalı yeni bir medeniyetin doğuşunu sağlar. Kepler, Newton, Galileo gibi bilim adamları yanı sıra analitik düşünen bunu sistem haline getiren Descartes gibi filozoflara da sahne olur. Hristiyanlığın devre dışı kalması ve pozitivist dünya görüşü ile şekillenen günümüzün evrenselleşen Batı medeniyetinin temelleri de böylece atılmış olur. Üstünlük artık Batı medeniyetindedir. Bu medeniyet, bütün kurumlarıyla Doğu’yu etkileme yoluna girer. Durmuş Hocaoğlu’nun deyişiyle Osmanlı önce üstünlük psikolojisinden dolayı Batı’daki gelişmeyi fark edememiş sonra Batı’daki gelişmeyi tasdik, takdir ve hayranlığa dönüşen bir seyirle izlemiştir. Entelektüel kesimde de aynı durum söz konusudur. Genç Cumhuriyetimizin de bu etkilenmelerden büyük oranda payını aldığı bir gerçektir.
Bizde VIII. ve XIII. yy.a benzeyen ve Rönesans diyebileceğimiz bir çalışma Cumhuriyetin kuruluşu ile gündeme gelir. Cumhuriyeti kuran irade, Osmanlı gerilemesi ve yıkılmasından ders çıkarmıştır. Yaşanılan dönem, milliyetçilik ve milli devletler asrıdır. Bundan hareketle Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu gibi medeniyetin itici güçlerini daha devletin ilk zamanlarında kurma yoluna giderler. Bu iki unsura önem veren anlayış ne yazık ki kurumsallaşamaz. İdeolojik yaklaşımlar, bu güzide kurumları işlevsiz hale getirmeye çalışır. Marksistlerin farklı bir öğretiyle yetişerek bu medeniyete yabancı olmaları, ümmetçilerin paradigmalarını Türk düşmanlığı ve Arap hayranlığı üzerine
kurmaları, Batıcıların da topluma fildişi kuleden bakarak toplumu tasarlamaya çalışmaları Cumhuriyeti kuran iradenin ortaya çıkışındaki hedefleri etkisizleştirme de büyük oranda başarıya ulaşır.
Batıcı anlayışı savunanların ordu, yargı ve basını yanlarına alarak bazen ihtilal bazen muhtıra ya da post-modern darbelerle varlığını devam ettirme idealinden vazgeçmediği görülür. Batıcı zihniyete toplumun tepkisini iyi kullanan ümmetçi anlayış bu sefer devreye girmeye başlar. Bu iki anlayışın mücadelesi gelişmeyi engellediği gibi bir Türk medeniyetini oluşturma çabasına hep ket vurmuştur. Bir türlü uç yaklaşımlardan kurtulamıyoruz; ya Abdullah Cevdet gibi pozitivist-materyalist anlayışa ya da cemaati, tarikatı ön plana çıkaran içe kapanıklığın ifadesi olan mistisizme yöneliyoruz. Anadolu’daki bütün cemaat ve tarikatlar bu içe kapanıklığın, hür düşünceyi, yaratıcı fikirlerin özelliklerini nasıl yok ettiğinin iyi birer örneğidirler. Dini taassup kadar pozitivizmin taassubundan da bir şekilde kurtulmak zorundayız.
Peki bu durum karşısında ne yapmalıyız? Bir bilim, sanat ve felsefe geleneği oluşturulmadan ve bunlara devamlılık kazandırılmadan, kurumsallaşmadan yeni bir atılımın sağlanması da mümkün görünmemektedir. Dil, tarihi birikimi, sanat, felsefe ve pozitif bilimlere dayalı yeni bir medeniyetin inşası için tekrar bir kırılma dönemine girilmiştir. Eğer bu millet, mistik ve materyalist zihniyeti devre dışı bırakabilirse kökü mazide olacak olan geleceğin muhteşem medeniyetine doğru kutlu yolculuğa başlayacağının emareleri fazlasıyla mevcuttur.
Medeniyetimizin bu uzun serüveni içinde son olarak bize düşen görev nedir diye soracak olursak; bu yeni medeniyetin ideal insanı, Türk’ün penceresinden bakan kişi olmalıdır, diyebiliriz. İslam’ın itici gücünden azamiyle faydalanan, bunu varlık nedeni sayan ama taassuptan uzak duran hasletlerle donanmalıdır. Türkçe’yi bilim ve felsefe dili, başka bir ifadeyle medeniyet dili yapmayı amaçlamalıdır. Materyalist ve mistik anlayışlardan uzak durarak inanç ile bilimi ve felsefeyi rakip görmeyen onları bütünün parçaları olarak gören bir anlayışa sahip olmalıdır. Aydınlarımız, her alanda çağa damgasını vuran sistemler oluşturmalıdır. Din, felsefe, bilim ve sanat alanında çağları etkileyecek çalışmalarla medeniyetimizi yeniden şaha kaldırmalı ve yarının ufuklarına doğru kutlu yürüyüşü başlatmalıdır. Bu yürüyüş sadece Türk’ün “Ergenekon’undan çıkışı“olmamalı; Türk-İslam medeniyetinin gerçekleşmesine ve adalete susamış insanlığa da umut kaynağı olmalıdır.
