SEMBOLLER ADINA BEYHUDE MÜCADELELER

İnsanlar kavramlarla düşünür; onlarla temellendirmeler yaparak bir dünya görüşünün oluşmasını sağlar. Kavramlar geneldir, soyuttur ancak karşılığı olan iz ya da işaretler yani semboller reel dünyaya ait olup somut olarak karşımıza çıkar. Üretilen her kavram üretildiği coğrafyanın kültürünü, tarihini, sanatını, edebiyatını, siyasetini, inancını da kapsar. Dolayısıyla kavramlar ve onların karşılığı olan semboller her coğrafyada farklı algılanmıştır. Bu algılanış biçimleri çoğu zaman bizim gibi sembol-kültürel değerler- ithal eden toplumlarda iç çatışmaların, gerginliklerin, ihtilallerin de sebebi olmuştur.
Semboller, kendilerine yüklenilen anlamlarla kutsallık kazanırlar. Bütün düşünce sistemleri belirli sembollerle kendini ifade eder. Sembollerin kutsallık kazanması reel bir nesnenin ideale bürünmesine, üstün özelliklere sahip olunan anlayışın kitlelere egemen olmasına neden olur. Toplumlar için sembol; ortak duygu, düşünce ve değerlerin nesnede kendini bulmasıdır, bayrak, marş gibi.
Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve toplum üzerindeki etkisinin de her geçen gün artması TV programlardan tutun da grupların, şirketlerin logoları birer sembol olarak şirket ya da gruptan önce toplumda yer edinmeye başladı.
Bütün ideolojiler varlığını sembollerle ifade etmeye çalışır öyle ki bazen sembol ideolojinin önüne bile geçer. II. Mahmut döneminde fes, Alman nasyonalistlerinde gamalı haç, Marksist sistemler için orak-çekiç, Cumhuriyet dönemimde şapka, muhafazakâr kesimlerde başörtüsü önemli bir sembol olarak karşımıza çıkar. Bu sembollerin hepsi kendi dönemleri içinde birer dogma olarak kabul edilerek topluma ya zorla dayatılmış ya da yasaklanmıştır. Bu dayatma ve yasaklamaların hiçbiri olumlu sonuç vermediği gibi toplumun asıl sorunlarının da arada kaynamasına sebep olmuştur.
Toplumların semboller uğruna tarihi süreç içinde nasıl bağnazlaştıklarına ve rasyonel olmayan kararlar aldıklarına sadece bizim tarihimizden örnekler bunun için yeterlidir. Ülkemizde II. Mahmut’la başlayan ve gelişmenin ölçütü kabul edilen zorlama kıyafet değişikliği sonuçsuz kalmıştır. Bu sözde reform hareketi hiçbir bilimsel izahı olmadığı gibi köksüz kalarak zaman içinde tarihin tozlu sayfaları arasında yok olup gitmiştir. İster fes olsun isterse şapka ve diğerleri olsun toplumda karşılık bulmaması bu sembollerin farklı toplumların değerleriyle yoğrulmasından kaynaklanmıştır.
Toplumlumun hikâyelerini, masallarını, ninnilerini, acılarını, sıkıntılarını, mutluluklarını ifade edemeyen köksüz, yabancı hiçbir sembol kalıcı olamayacağı gerçeğini, tarihe yön vermeye çalışanlar ne yazık ki anlayamadılar. Hâlbuki bayrak, marş gibi semboller Osmanlıdan Cumhuriyete geçişin belirleyici sembolleri olmasına rağmen halk tarafından tepki gösterilmediği gibi toplumun benimsemiş olması bu sembollerin bu millete, bu coğrafyaya ait olduğunun gerçeğini bize gösteriyor.
Sembollere çok fazla anlamlar yüklenildiğinde toteme dönüşür. Böyle bir durum toplumlarda kamplaşmalara, akıl tutulmasına ve gerginliklerle bir dönemin boşa geçmesine de neden olabilmektedir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında eskiyi çağrıştıran bütün sembollerin yasaklanması yanlış çağrışımlara karşı genç Cumhuriyetin eskiye dönüş korkusunun bir sonucudur. 12 Eylül öncesi sağ ve sol grupların ayrışmalarını belirleyen yine bazı semboller ve giyim şekilleri idi. 1980 sonrası ise örtü ayrışma nedenleri arasında yerini almaya başladı. Diğer semboller jakobenci bir anlayışla topluma
dayandırılırken örtü konusunda tam tersi bir gelişme söz konusuydu. Burada bireylerin nasıl giyineceğine, örtüneceğine ve örtüye yüklenen anlamın ne olması gerektiğini devlet erki tanımlıyordu. Oysa bir inancın ya da bir şeye inanıp inanmamanın bilimsel izahı olamazdı. Bizim pozitivist aydın ve bürokratlarımız inancı da bilimsel tarzda açıklamaya başlamışlardı(!) artık.
Gelinen noktada yazılı ve sözlü kurallar -gelenekler, inançlar - arasındaki uyumu sağlayamadığımız anlaşılıyor. Hukuk kuralları toplumsal değerlerle örtüştüğü oranda kurumsallaşır. Tanzimatla başlayan ve Cumhuriyetle devam eden bu kadar Anayasa çalışmalarına rağmen bir türlü milli bir Anayasa oluşturamamamız ve toplum tarafından içselleşmemesi ithal bir hukuk sisteminin kökleşemeyeceğini gösteriyor.
Bütün bu semboller uğruna verilen mücadelelerin hiç biri ne topluma mal edilmesini sağlamıştır ne de bir çözüme ulaşılabilmiştir. Sadece olan boşa geçen zaman ve milletin kaynaklarının boşa harcanması ile bir neslin feda edilmesi olmuştur. Jaokobenci mantıkla bu yaklaşımlardan vazgeçerek topluma dayanmak zorunda olduğumuz herhalde yöneticilerimiz tarafından da anlaşılmıştır diye ümit ediyoruz. Yoksa dün olduğu gibi bugünde zamanımız ve enerjimizi yine kısır döngüye dayalı detaylarda harcamaya devam edeceğiz.
