ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ MHP VE ÜLKÜ OCAKLARIYLA AYNİLEŞİRSE…

Fikir hareketlerinin topluma ulaşmasını sağlayan farklı kanallar olduğu gibi onları temsil edecek farklı kuruluşlarında olması bir ihtiyaç ötesi zorunluluktur. Bir otomobili düşünün gücünün üstünde ağırlığı taşıması nasıl zor ise iddialı bir dünya görüşünü siyasi partinin programına ve onun gençlik kuruluşuna havale etmek bir o kadar zor anlayış olduğu gibi iddiasını da baştan kaybetmesi demektir.
Partide oluşacak bir sıkıntı onunla organik bağ içindeki gençlik kuruluşunu da saracağı için başarı ya da başarısızlığı belirleyecek parti yönetim kadrosu olacaktır. Bu kadar hassas bir konuyu -10 milyonların kaderini belirleyen, iddialarını, ülkülerini- sınırlı sayıdaki parti yöneticilerinin performansıyla belirleme hatasından mutlaka kurtulmalıyız. Böylesi bir anlayış, tabanını edilgen, sorumluluktan kaçınan, başıboş kaldığı için oturduğu yerden sadece eleştiri yapan insan tiplerine dönüştürür.
Kanaatimce en büyük yanılgımız davayı MHP ve Ülkü ocaklarına hapsetmekle, indirgemekle bu kuruluşlardan kapasiteleri üzerinde beklentilere girmekle olmuştur. Oysa parti ya da gençlik yapıları davanın sadece siyaset ve eğitimle ilgili kuruluşlarıdır. Hepsi o kadar…
Toplum dediğimiz olgunun sadece siyaset ve gençlikten ibaret olmadığını her grup kuruluş ya da kurumla ilgili bir örgütlenmenin gerekliliğini düşüneceğimiz yerde bütün bu farklı toplumsal katmanlarla ilgili görevi ocaklardan ve partiden bekleme hatasına girdik.
Böylesi devasa yükü MHP ve Ülkü ocakları kaldıramayınca hayal kırıklığı ve akabinde eleştiriler geliştirmeye başladık. Bizler eleştirinin dozunu artırdıkça parti yönetimi de davayla kendini özdeşleştirme yoluna girdi. Toplumun bütün katmanlarının tek sahibi, sözcüsü, yetkilisi görmeye başladı. Partide, diğer kuruluşlarında serpilmesini, güçlenmesini yetki paylaşımından korktuğu için yeşertmemeye çalıştı.
Ülkücülerde partilerinin yönetiminin hatasına benzer hatayla ortak oldular. Sorumluluktan kaçınma, emek harcamadan dışarıdan gazel okuyarak sadece eleştiri yolunu seçtiler. Sağlık, eğitim, ekonomi, ticaret, sanat, çevre, edebiyat, felsefe, spor, basın-yayın ve daha birçok alanda örgütlenerek toplumda kendi alanlarında alternatif programlarla halkla bütünleşme yoluna gidebilirlerdi.
Gençlik ve aydın hüviyetini taşıyan Ülkücü hareket, mesela orta ve yüksek öğrenim öğrencilerine yurt, ev ve benzeri hizmetlerde öncülük etmesi gerekirken maalesef cemaatlere çocuklarımızı vermek zorunda kaldık. Bu yapılması gerekenleri sanki partinin programında varmış gibi beklentilere girerek partiyi hem gözümüzde büyüttük hem de davayı kendi ellerimizle Balgat’ın dört duvarına hapsettik. Davayı değil partiyi, gençliği değil ocağı kutsallaştırdık. Sürekli parti yönetimini eleştiriyoruz. Sivil toplum örgütlenmesi noktasında “Kamu-Sen” dışında düzenli, büyük ölçekli kuruluşumuz da yoktur. Kamu-Seni parti kurmadığı gibi kurulacak yapıları da parti kurmaz. Oysa partinin kuracağı hiçbir sivil toplum örgütü layıkıyla görevini yapamayacağı da ortadadır.
Evet. İki yanlıştan maalesef bir doğru çıkmıyor. Parti ve ocak kendi işini yapmaya devam eder. Onların siyaset ya da eğitimle ilgili yanlışlarını eleştirmek, zihniyet noktasındaki hatalarını dile getirmek her ülkücünün belki en önemli görevidir. Ancak, her konuyu da bu kuruluşlara havale ederek davayı kısırlaştırma yanlışına da düşmemek gerekir.
Sonuç olarak her ülkücünün yapabileceği çok şeyler vardır. Kendi çevresinde ülkücü bir atmosfer oluşturma, çevre sakinlerine alternatif uğraşılar, birliktelikler kurma, alternatif bir paradigma oluşturma mecburiyeti vardır. “Devletin başına devlet gelecek” sloganına sığınarak ona uhrevi bir mana ekleyerek görevimizi tamamlamış olmayacağız.
